"sesini değil, sözünü yükseltmeli insan; yağmurlardır çiçekleri büyüten, gök gürültüleri değil."
yazmak, bana her zaman iyi gelmiştir ki bu sıkça uygulanan bir terapi yöntemidir. kağıdım kalemim elimden alınınca burası geldi aklıma.
insanların beni teselli etmeye çalışmalarını anlıyorum, ama ben de yanlışım, hatalıyım. biliyorum, farkındayım. ben de insanım ama. ben de yanlış yaparım. kimse kimseden mükemmel olmasını bekleyemez. ben de hiç birşeyin buraya geleceğini, bunların olacağını tahmin edemezdim, bilemezdim. planlı ve kasten yapmışım gibi görünüyor olabilir ama öyle değil. bu noktaya gelene kadar ben ne yaşadım? yani, herkes yola düşen kaya parçasını suçluyor, ama kimse sormuyor dağa 'bunca yıl birlikte yaşlandığın kayayı niye bıraktın?' diye. kendimi haklı çıkarmaya çalışmıyorum. haklı aramıyorum, haksız aramıyorum. herkesin haklı sebepleri oluyor herşeyin sonunda. herkes kendince haklıdır, kendince haksızdır. herkes kendi penceresinden bakar çünkü dünyaya. ben yanlış yaptığım şeyler olduğunu biliyorum, ve Tanrı'dan beni affetmesini istiyorum.
fakat müzeyyen bu derin bir tutkuda şöyle der müzeyyen, "bir şeyin kalbini kırması için illa yanlış olması gerekmez ki."
takınca da takıyorum bazı sözlere, yapışıp kalıyor. birşeyler yapmak istiyorum, ama bi yandan da yataktan çıkmak istemiyorum. yetiştirmem gereken 1 rapor, 1 makale, 2 proje var. hala hiçbirinin yüzüne dahi bakmadım. bişeyler yapmak istemek ve yapmamak istemek arasında sıkışıp kaldım. bazen dervişin teselli koleksiyonu geliyo aklıma. ya iyiyim ya iyi rolünü çok iyi yapıyorum. ya kötüyüm ya da kötü rolünü çok iyi yapıyorum. anlamış değilim. saçma bi karmaşa hissediyorum. işin kötüsü bu yeni bişey değil :) ben bundan bi ay önce de bu karmaşayı hissediyodum, beş ay önce de. konuşma isteksizliği, sağır olma isteği. herkesi, herşeyi geçtim. ben kendimi nasıl affedicem???
hayat çok telaşlı, ve benim varlığım bariz bir şekilde her zaman her yerde belli. sanırım bu yüzden fark edilmiyor. ben her zaman herşeyin yolunda olduğunu söylerim. ve gönderdiğim bütün işaretler kaçırıldı. konuşma şeklim, bakışlarım, soğukluyum... her yerde uyarı işaretleri vardı. ama kimse aslında bunların bir veda olduğunu anlayamadı...bu kadar fark edilip, bu kadar fark edilmiyor oluşum...
kötü bişey yapmaya çalışmıyorum. son zamanlarda özellikle göze batmamaya çalışıyorum. hatalı olduğumun farkındayım. sessiz sedasız yaşayıp, küçük bi menekşe gibi solmak istiyorum mümkünse. eskiden bunu istemezdim ama artık buna ihtiyacım var...
nbin, not because it is necessary demek. lisede bi gün hocam bana çay ister misin demişti, gerek yok hocam demiştim, gerekli olduğu için değil zaten demişti.
ukiyo; hayatın sıkıntılarından uzaklaşıp anı yaşamaya, değişen ve akıp giden dünyaya deniyor.
saklanıyor değilim, ne olacaksa oluyor zaten. ah, ukiyo. ukiyo felsefemin sonuna gelmiş bulunmaktayız. en azından bir süreliğine...bu felsefeyi dinleyenlere teşekkür ederim, maskenin altındakini görebilenleri de tebrik ederim. rolümü o kadar iyi oynadım ki bi an ben bile inandım :)
gerçeği bir kez kaybettikten sonra, herşeyin gerçek olduğuna geri nasıl inanırsın?
bugün bi adam gördüm telefonla konuşuyodu sonra bağırmaya başladı "sen bana kötü davranıyorsun. sen şöylesin sen böylesin." "sen benim sırdaşım oldun, nereye gidiyorsun?" gibi bişeyi söylerken bile bağırıyordu. birinin gitmesini istemiyorsan ona böyle bağırmamalısın. hatta o kadar bağırdı ki kafamın içinden çıkmış biri gibi geldi. bazen bende çığlık atıp bağırmak istiyorum. kafamdan böyle bağıran birinin çıkması çok olası geldi.
"sen ne düşünüyorsun?" "sen ne istersin?" sanırım bu öğretici bir andı. ben bu zamana kadar pek ne istediğimi düşünmedim. insanların söyledikleri, insanların ne istedikleri benim için hep daha önemli oldu. arkadaşlarımın isteklerini gerçekleştirmek beni daha mutlu etti. çok yorgun olsam bile işlerim olsa bile birisi buluşmak isterse giderim. çünkü biliyorum ki bu hayatta tek zorluk çeken ben değilim. başkalarını düşünmenin hayattan beni silmek üzere olduğu fikri beni korkuttu.
bir süredir, sanki hislerim "pause" tuşuyla dondurulmuş ve ben tekrar o tuşu bulamıyormuşum gibi hissettiriyor. sevgi, acı, hüzün.... hiçbirini olması gerektiği gibi, eskisi gibi hissedemediğimi düşünüyorum. sadece endişem kaldı benden geriye. ama neye endişelendiğimden bile emin değilim...
"'beni burada yalnız bırakır mısın?' Yalnız kalmak derken Jülide'yi kastetmiyordum. Onu da yalnızlığımın bir parçası oalrak görüyorum. Yalnızlığımın en değerli parçası."
izlediğim bir dizide şöyle bir konuşma geçiyor; "Bu bir öneri değil. Dinlenmelisiniz." "Durumum o kadar kötü mü?" "Bazı insanlar kolunu, bacağını kırar. Sizin ise zihniniz kırılmış. Bir yerinizi kırınca dinlenirsiniz öyle değil mi? 'Şimdi duramam, koltuk değnekleriyle idare ederim. Daha hızlı koşarsam iyileşirim.' Bu çok yanlış olur."
yine izlediğim bir dizide karakter şöyle diyor," dün iyiydim. ama bugün değilim." kendimi yanlış ifade etmeyi, yanlış anlaşılmayı çok iyi beceriyorum. hatta bazı günler "allah allah bugün bişeyi düzeltmeye çalışmadım" gibi bi düşünce geçiyor. stabil gitmek zorunda olmadığım gibi karşımdakiyle anlaşabilmek zorunda da değilim. anlaşılmak zorunda da değilim. biliyorum. ama batıyor. anlaşılamıyo olmak sürekli kendimi açıklamaya çalışmak batıyo. evet sinirliyim. evet agresifim. evet kafayı oynatmak üzereyim belki oynattım da. ama haklı olarak, yani hayatımın geldiği noktaya bir bakın. bu durumdaki kimse neşe saçmazdı heralde. 00.00 da dilek dilemek istemiyorum artık. hiç bir dileğim gerçek olmuyor zaten neden zahmete gireyim neden belki olur diye umut edeyim.
ukiyo, neşeli birisiydi. aslında değildi sadece rolünü çok iyi oynuyordu. ukiyo, anı yaşamayı severdi. çünkü yarın herşey elimden kayıp gidebilir. ukiyo, yapmak istediği bir çok şeyi bekletmezdi bu yüzden. kafasına göre yaşardı. ukiyo, bir felsefeydi. nur "başımıza şu gelebilir" derken, ukiyo "boşver eğlenceli olacak" derdi. insanları kendinden daha çok düşünen birisiydi. "seni yaklaşık 10 saat beklettim kusura bakma " "sorun değil bende müzik dinliyordum zaten" o böyle birisiydi işte. içten içe nuru yok eden birisiydi yani. bir de nur'a bakalım. "sıkıldın mı?" "sıkıldım." "üstüne mi geliyorum?" "evet." "kim ne dedi ya da yaptı?" sorusuna kelime bulmak yerine dokunarak da olsa cevap veren birisi nur. ukiyo olsa ne yapardı bakalım hemen, "yo sıkılmadım aslında şu konuda şöyle şöyle düşünüyorum." "hayır üstüme gelmiyorsun" " kimse bişey demedi ne alakası var". nur, aman birisi kırılmasın diye korkmayan biri. ukiyo hala içerde kafasına bi darbe yemeyi bekliyor, nerden biliyorum güzel soru tabi, çünkü mor lahana yemeyi sevdiğimi daha önce de biliyordum, fark edilmemiş olması canımı yaktı ama bişey demedim. ve açıkçası büyük şeyler hakkında konuşmaktan nefret ediyorum. çinin nereye saldıracağı umrumda değil, jung ve freud da öyle, diğer adını dahi hatırlamadığım psikoloji ve felsefeyle uğraşmış kişiler de öyle,yapay zekanın nereye gittiği de umrumda değil. ya herşeye olan ilgimi kaybediyorum ya da ilgilendiğim şeyler bunlar değil gerçekten. çin bana saldırmıyorsa problem yok, jung ve freud bana konuşmuyorsa problem yok, yapay zeka beni kötüleştirmiyorsa problem yok. Asıl soru, ben nereye gidiyorum?